15 Şubat 2018 Perşembe

Dryade / haiku

Ağaç da ölmez,
inada bürünmüş dryade de.
Ölmez ise aşk.

Mey




4 Şubat 2018 Pazar

Sadece Su

Sadece su, dedin. Aç gözlerini.
Hafifçe titredi yumulu gözlerimi örten kirpiklerim.
Kışkırtıcı, ama sadece su. Yine.
Akıyor, dedim.
Akar, dedin.
Alır götürür, dedim.
Zerre bırakmaz, dedin.
İşitiyorum, dedim.
Gör, dedin.
Susamadım, dedim.
Tat, dedin.
Yıkar geçer, dedim.
Pirüpak, dedin.
Sadece su, dedim.
Sadece su, dedin.
Değildi. Sadece, hiç değildi.


Mey



9 Ocak 2018 Salı

En / Çok anlamında

Aşılmış tüm çizgilerin
öte yanından güldüm,
bilen'e ve bilmeyen'e.
En kırmızı sendin.

Mey

Ek olarak;

Bilenler özlem derdi...
bilmeyenler elbette kınamıştır / Afşar Timuçin




27 Aralık 2017 Çarşamba

Ötedenberi,

İçinin toprağına
düşen çiğ,
şiirini döken göğ'ün sendeliğiydi.
Güleç bir kışla
soğuttun kırıklığın alazını.
Acıdı, acımadı derken
büyüdü - küçüldü;
sen oldu, senden gitti,
sende kaldı- belki birazı -
sende bitti.
Önümüz bahar. Ne göğ tükenir ne şiiri. Bildin.
Yürüdün ve durdun. Hepsi ve hiçi. Ötedenberi.

Mey


19 Aralık 2017 Salı

Fazlalık..

Babet çorabını botun içine giymek de nereden çıktı? Trende sırtını kapı boşluğuna dayamış, elindeki kitabın açık sayfasına anlamaksızın bakmaktayken, kendine bu soruyu soruyordu. Başka sorum yok, teşekkür ederim. Okuduğunu, gerçekten okuyor olmaktan onu alıkoyan sıkıntı yüzünden ayakları botun içinde kıpır kıpırdı. Ayağındaki çorap kaymış, neredeyse topuğuna kadar sıyrılmış, ayağının altında toplanmış kısmıyla etteki kıymık misali huzursuzluk vermeye başlamıştı. Üstelik her ikisi birden. Botun içinde hareket ettirdiği ayakları sorunu çözme konusunda iç bunaltıcı bir acziyet gösteriyorlardı. Bir sayfa daha çevirdi. Cümlelerin bir kısmı göze değiyor; bilince güç bela ulaşıyor, daha büyük bir kısmı ise değdiğiyle kalıyordu. Sorunu çözmenin yolu, eğilmek, eğilip botun fermuarını açıp, ayağı dışarı çektikten sonra çorabı olması gereken hale getirmekti. Her ikisini birden.  Gözünde bunu yaptığını canlandırdı: Eğilmeyi, fermuarı açmayı es geçti. Bottan çıkacak yarı çıplak – savunmasız, biçare mi yoksa ?- topuklarının görüntüsü içini acıttı. Vagonun biraz daha, çok daha dolu olması fena olmayabilirdi. Siper edilecek fazlaca bedenin varlığı gözünü karartmasını sağlayabilirdi. Oysa oturabilenler oturmuş, üç beş kişi de ayakta kalmıştı. Yalnızca eğilmesinin bile, çok fazla görünür olmasına yeteceğini biliyordu; öyle bir dinginlik hâkimdi vagona. Oturanlardan birkaç kişi uyukluyor, kimi okuyor kimi de öylece oturuyordu işte. Aklından bile geçirme, diye uyardı kendini. Dikkatini kitaba veremediğinden, kaç durak kaldığını saymaya başlamıştı artık. Trenden inerim, tenha bir köşede meseleyi çözerim. Sabahın en kalabalık saatleri, köşeyi bulsan tenhayı nereden bulacaksın? Yolunun üstündeki çamaşır – çorap mağazası aklına geldi. Açılmış mıydı? Şansım varsa, dedi.

Trenden indi. İstasyon insan kaynıyordu. Hele bir yer üstüne çıkalım, diye oyaladı huzursuzlanmışlığını.  Yürüyen merdivenin kendisini gün ışığına çıkarmasını beklerken, gözlerini her sabahki manzara için hazır etti. İleride tutuklu heykel ve hemen onun ardında yakın zamanda peyda olan karakolkondu. Önce heykeli tutuklamışlar, ardından sokağın yürümeyi en sevdiği kısmını seyyar bir karakola çevirmişlerdi. Birkaç hafta sonra da konar karakollarının etrafını, içerisini gözlerden saklayacak biçimde, çelikle kapatmışlardı. Heykeli de içine aldığınızda görüntü, rahatsızlık vermesinin yanı sıra tedirgin ediciydi de. Yine de yolunu değiştirmeyi, başka bir sokağı kullanmayı aklından geçirmemişti. Sokağın sonuna dek planı için uygun bir yer yoktu. Oradan daha geniş bir caddeye çıkacak, tüm bu yürüyüş sırasında da sıyrılmış çorapların verdiği rahatsızlığı yok saymak zorunda kalacaktı. Yüzeye çıktı. Sokağı gözden geçirdi. Uygunsuzluğunu başından biliyordu ya, yine hayal kırıklığıydı hissettiği. Yürümeye başladı. Heykelin yanında geçti adımlarını ağırlaştırarak. Başın öne eğilmesin. Seyyar karakolu geçerken hızlandı, o yana bakmamaya çabaladı. Buna alışmamalısınız, buna alışmamalıyız demek istedi sokağın karşısından gelenlere. Der mi? Demez. Demedi bir şey. Caddeye çıktı. Çorap – çamaşır mağazasının açık olmadığı o mesafeden bile anlaşılıyordu. Bu da iki etti. Hayal kırıklığı. Caddenin ortasından oldukça küçük ama tenha bir sokağa dönecekti. Kestirme bir yol. Günün hiçbir saatinde kalabalık olmazdı o sokak, bu saatte kimse olmamalıydı. Belki birkaç sokak kedisi. Ne çıkar? Kedi olsun suç ortağın. Sokağa döndü. Birkaç metre arayla süzülen dev ağaçlardan birinin genişçe gövdesine yaslanmış sigara içen öğrencileri gördü. Benden suç ortağı olur mu, diye düşündüğünü ayırt edince güldü. Çocuklar fark etmesin diye gülüşünü aniden kaldırdığı elinin arkasına gizledi. Faillerin onu gördüğü yoktu neyse ki. Onları da geçti. İlerledi. Ana cadde görünür olduysa da hala birkaç adımlık yolu ve epeydir kollamakta olduğu ıssızlığı vardı şimdi. Beş metre ilerideki apartman boşluğunu gözüne kestirdi. Hızlandı. Çabucak halledilmeliydi bu mesele. Yüzünü sokağa dönüp eğildi. Botların fermuarı hızlıca açıldı. Önce sol ardında sağ ayak çıkarıldı. İyice geriye kaçmış çoraplara haksızca söylenildi. Çekilebildiği kadar çekilmiş çoraplar efendiliklerini bozmama konusunda uyarıldı. Ayaklar uzun süren bir rahatsızlıktan kurtulmanın gevşemesiyle serildiler botların içinde. Sokağı kolaçan etti. Gelen giden, duyan gören yoktu. Memnun bir gülümseyiş yüzünde, ana caddeye çıkmaya hazırlandı. Çıkışın hemen sonrasında karşıya geçmesi gerekecekti. Araçların geçişi mümkün kılacak kadar seyrelmesini bekledi.  Yola attığı üçüncü, yok dördüncü adımdı çoraplardan sağda olanı, ayağından yarı yarıya çıkmış sayılabilecek kadar sıyrıldı. Soldaki beşinci adımı beklemişti. Karşıya geçti. Durdu. Ayaklarına baktı. Üç etti, dedi. Üç, çok fazlaydı. Sabaha yakışmaz bir yılgınlıkla yürüdü yine de. Ama üç, gerçekten fazlaydı.




Mey

* bu öykü süje derginin 25. sayısında yayımlanmıştır.
http://www.yersizyurtsuz.com/suje/kasim_2017/sayfalar/suje_sf_5.htm


                                                  Magritte

10 Aralık 2017 Pazar

Kendimize Dair

Nahoş bir sakınımdı,
kendimizi - sözümüze mukayyet olalım - tutmak.

Bakışınız, derdi bir dilenci. O, yangın gözlü
bakışınız.
Bir bardak su vermez misiniz?

Kışkırtıcı bir duyumdu,
kendimizde - kendimiz yerin dibine batsın - sırrı
parlatmak.

Susuyorsunuz, derdi o arsız dilenci. Susuşunuz
sığ suda boğulmak.
Bir el uzatmaz mısınız?

Ve yine;
daraltılmış bir oluştu kaygımız,
kendimizin - kendimizin canı cehenneme - suflörü
hevesli belleğimizden çok çektik.

Konuşuyorsunuz, derdi haddini aşmış dilenci. Alev
sözlü ağzınız.
Gülüşünüzle soğutmaz mısınız?

Yalın olandan çekinirdik,
kendimizi - kendimizsiz kalasıya ve durmaksızın - süslerdik.

Görünmüyorsunuz, derdi bunalmışlığımızın dilencisi.
Yüzünüzü göğsüme gömmez misiniz?

Ve bi'de;
marazlı arzunun gölgesiydik. Kendimize - beter olsun kendimiz - birkaç beden büyük
varlığımızı sürükledik.

Islaksınız, derdi fütursuz dilenci. Aynı ırmaklara bu kaçıncı girmekliğiniz?
Artık gider misiniz?


Mey





3 Aralık 2017 Pazar

Şarkının Geçişi

Yüzündeki ifadeyi görünce sustum.
Sustum, sordum, güldüm sonra: Ne var?
Güldü o da. Söylemeyecek gibiydi.
Israra hazırlandığımı görünce, tamam der gibi baktı. Nefeslendi.
Biz de, dedi nice sonra. Hüzünlüyüm demezler.
Ne derler, diye atılıverdi sabırsızlığım. Utanmış gibiydi bakışı. Başını çevirdi.
Bizde, dedi sonunda. Bizde, başımdan bir şarkı geçti derler.
O birasına yumuldu, ben eski bir şarkıyı kovaladım. Hüzün bildiğini okudu.


Mey